Bir zamanlar yoksulduk…
Cebimizde para yoktu, soframızda çeşit çeşit yemek yoktu. Üstümüzde pahalı elbiseler, kapımızda lüks arabalar yoktu.
Ama bir şeyimiz vardı!
Gözümüz toktu. Vicdanımız vardı. Utanma duygumuz vardı. En önemlisi de haram korkumuz vardı.
Kimsenin malında gözümüz yoktu. Başkasının hakkına el uzatmayı bırakın, aklımızdan geçirmekten bile utanırdık.
Azla yetinmeyi bilirdik.
Bir lokma ekmeğimiz varsa şükrederdik. Komşumuzun sofrasında ne var diye değil, sofrasında bir şey var mı diye bakardık.
Çünkü o günlerde insanın değeri cebindeki parayla değil, yüreğindeki dürüstlükle ölçülürdü.
Yoksulduk ama onurumuzu satılık mal gibi pazara çıkarmamıştık!
Peki, şimdi ne oldu?
Ne değişti de bu kadar açgözlü olduk?
Ne oldu da insanların gözünü toprak bile doyuramaz hâle geldi?
Eskiden insanlar haram lokmadan korkardı. Şimdi ise bazıları haramı nasıl meşrulaştıracağının hesabını yapıyor.
Eskiden kul hakkı denildiğinde insanın yüzü kızarırdı. Şimdi kul hakkını yiyip bir de utanmadan ahlak dersi verenler türedi!
Dillerinde dürüstlük, ceplerinde başkasının hakkı!
Dillerinde helal, hayatlarında haram!
Yüzlerinde sahte bir masumiyet, içlerinde bitmek bilmeyen bir servet hırsı…
Ye kürküm ye!
Ye ki doyasın!
Ama ne mümkün…
Yedikçe acıkıyorlar.
Aldıkça daha fazlasını istiyorlar.
Bir ev yetmiyor, ikincisi gerekiyor. İki ev yetmiyor, üçüncüsünün hesabı yapılıyor. Bir araba yetmiyor, daha lüksü isteniyor.
Mal üstüne mal, para üstüne para…
Peki, nereye kadar?
Kaç insanın hakkını yiyeceksiniz de doyacaksınız? Kaç kişinin alın terini çiğneyeceksiniz de gözünüz doyacak?
Servet hırsı öyle bir hâl almış ki artık ne helal tanınıyor ne haram!
Yeter ki kazanılsın.
Yeter ki cepler dolsun.
Yeter ki kasalar şişsin.
Nasıl kazanıldığı, kimin hakkının yenildiği, kimin emeğinin sömürüldüğü umurlarında bile değil!
Birileri alın teriyle ay sonunu getirmeye çalışırken, birileri başkasının emeği üzerinden servetine servet katmanın peşinde.
Üstelik utanmadan, sıkılmadan!
Daha da kötüsü, bu açgözlülüğe başarı denilmeye başlandı.
Dürüst insan saf, kanaatkâr insan beceriksiz, haramdan uzak duran insan ise iş bilmez sayılır oldu.
Ne acı bir çürümedir bu!
Artık bazıları için insan olmanın değil, zengin görünmenin değeri var.
Vicdanın değil, cüzdanın ağırlığı konuşuluyor.
Karakterin değil, servetin önünde eğiliniliyor.
Dün başkasının hakkına göz dikmeyi ayıp sayan anlayışın yerini, bugün fırsat bulduğunda her şeyi kendine hak gören bir zihniyet alıyor.
Oysa unutulan bir gerçek var:
Haramla büyüyen servet, insanı büyütmez. Sadece açgözlülüğünü büyütür!
Paranız çok olabilir.
Evleriniz, arsalarınız, arabalarınız, bankalarda yüklü hesaplarınız olabilir.
Ama bütün bunlar sizi vicdan sahibi yapmaz.
Hele ki o servetin içinde bir yetimin hakkı, bir emekçinin alın teri, bir yoksulun ekmeği varsa…
O zenginlik değil, insanın sırtında taşıdığı ağır bir vebaldir!
Bir zamanlar insanlar fakir olmaktan değil, haram yemekten korkardı.
Şimdi ise kimileri haram yemekten değil, fakir kalmaktan korkuyor!
İşte asıl felaket budur!
Toplumun ahlaki çöküşü, insanların cebindeki paranın azalmasıyla başlamaz.
İnsanların vicdanındaki utanma duygusunun yok olmasıyla başlar.
Haramın sıradanlaştığı, kul hakkının önemsenmediği, açgözlülüğün marifet sayıldığı yerde ne güven kalır ne huzur ne de adalet!
Elbette bugün de namusuyla çalışan, helal lokmasının peşinde koşan, azla yetinmesini bilen milyonlarca insan var.
Sözümüz onlara değil!
Sözümüz, gözü doymayanlara!
Sözümüz, cebini doldururken vicdanını boşaltanlara!
Sözümüz, başkasının hakkını kendine kazanç kapısı yapanlara!
Sözümüz, parayı her şeyin üstünde tutup insanlığını ayaklar altına alanlara!
Unutmayın!
Dünya malı dünyada kalır.
Ne kasanızdaki para ne tapularınız ne de gösteriş içinde sürdürdüğünüz hayat, kaybettiğiniz insanlığınızı geri getirir.
Günün sonunda herkesin üzerinde aynı kefen, başında aynı toprak olacak.
Ve o kefenin cebi olmayacak!
Biz yoksulduk ama gözümüz toktu.
Siz zenginleştikçe neden bu kadar aç kaldınız?
Bizim cebimiz boştu ama vicdanımız doluydu.
Sizin kasalarınız doldu da vicdanınız mı boşaldı?
İnsan bazen yokluk içinde zengin, bazen de servet içinde sefil olur.
Çünkü gerçek yoksulluk, cebinde para olmaması değildir.
Gerçek yoksulluk; vicdanın, ahlakın ve utanma duygusunun tükenmesidir!
Ve bugün asıl korkulması gereken, sofradaki ekmeğin azalması değil…
İnsanlığın tükenmesidir!